• Melike Türkan Bağlı
      Melike Türkan Bağlı

      Hayat Ekranda Yaşanmıyor!

      Yayınlanma: 24 Şubat 2026

      Cumartesi akşamı iftar sonrası İstanbul trafiğinin aniden hafiflemesi sayesinde karşı taraftan Üsküdar-Bağlarbaşı’na arabayla 15 dakikada gelip VakıfBank-Fenerbahçe maçının başlamasına bir dakika kala Vakıfbank Spor Sarayı’ndaki yerimi alabildiğimde bütün salonun hıncahınç dolu olduğunu gördüm. Müsabakaya ilgi büyüktü.

      Hemen sağımda oturan genç kız, kendi yanındaki iki kişiyle birlikte maça gelmiş gibiydi. Heyecanla birkaç kere maçın başında alınan sayıları alkışladığı halde yaklaşık beşinci dakikadan itibaren elindeki telefondan bir Youtube canlı yayınını seyretmeye başladı. Maç, benim sağ tarafa bakmamı gerektiren bir açıda oynandığı için ister istemez gözüm takılıyordu. Bir ödül töreni gibi bir şeyi izliyordu. Sonradan tahmin yürüttüm: Uluslararası Berlin Film Festivali’nin ödül törenini seyrediyor olmalıydı. İki sıra alt tarafta oturan birisinin telefonunun ekranı da yemyeşildi: Telefonun sahibi, büyük ihtimalle Konyaspor ve Galatasaray futbol takımları arasında oynanan maçı seyrediyordu. Yanımdaki genç kız, kısa bir müddet sonra yayını izlemeyi kablosuz kulaklığını takarak devam ettirdi. Hemen sonra farkettim ki, öteki kulaklığını da kendi sağındaki arkadaşına vermişti. Böylece tatlı tatlı, kafa kafaya vererek ödül törenini seyrettiler ve maçtan koptular. Arada bazı sayıları coşkuyla alkışladılar ama çok büyük ölçüde “orada” değildiler.

      Bir de tamamen “orada” olan, ama “telefon ekranlarıyla orada” olanlar var. Vakıfbank Spor Sarayı’ndaki maçlarda sık sık karşılaştığım bir voleybolsever, bütün maç boyunca telefonuyla maçı sahne sahne kayda alır, neredeyse sahaya hiç bakmaz. Bunu hangi amaçla yaptığını tabii ki bilemem, ama bana salonun içinde, o koskoca renkli ve hareketli atmosferde kendisini küçücük telefon ekranına sıkıştırmış gibi gelir. Elbette, keyif onun keyfi; karşılaşmayı nasıl istiyorsa öyle tecrübe eder… Ama yine de fiziken orada olmanın nimetlerini neden kullanmaz diye düşünürüm.

      Bu nimetlerden başlıcası, bana kalırsa, salonda istediğiniz yere, istediğiniz kadar bakabilmenizdir. Kenardaki oyunculara, antrenörün oyuncularla nasıl konuştuğuna, teknik ekibin neler yaptığına, karşı taraftaki seyircilere, yerleri silen çocuklara, sahanın ücra bir köşesinde olup bitenlere... Bu vesileyle oradaki sosyal atmosfere ve birçok duyguya da şahit olursunuz; saha içindeki hakiki akışı takip edebilirsiniz. Kendi içinde akıp giden birçok hikâye yakalarsınız; orayı kendinize özgü bir şekilde, kendi özgünlüğünüzle tecrübe edersiniz. Bir ekrandan izlediğiniz yayın ise size seçilmiş bir kadraj yani seçilmiş bir görüntü karesi sunar. Elbette bu kadraj, sizin salonda oturduğunuz yere bağlı olarak pek de iyi göremediğiniz şeyleri gösterebilir. Ama, her kadraj aynı zamanda bazı sahneleri ve olayları da örter. Televizyonda seyrettiğiniz karşılaşmalarda yayıncı, genelde görüntü tekrarını gösterir. Böylece kaçırdığınız hareketleri seyredebilirsiniz ya da seyrettiğiniz bir hareketi daha dikkatli inceleyebilirsiniz. Ama unutmayın ki, bu da bir kadrajdır.

      “Multi-tasking” denilen aynı anda birden fazla şeyi yapma yani “çoklu görev icra etme”, çağımızın ayırtedici özelliklerinden birisi haline geldi. Salona gelip aynı anda telefondan başka şey seyretme bunun bir örneği. Yanımdaki genç hanım ve arkadaşı, o akşam benim gibi o salondaydılar ve o akşam ne yaptıklarını soran arkadaşlarına “maç izledim” dediler. Ama aynı şeyi mi izledik, aynı şeyleri mi gördük? Ben maça baktım, onlar derbide bir film festivali izlediler.

      Kayıtlar, yayınlar, ekranlar bize birçok avantaj sağlıyor. Ama hayat, kayıtta, yayında ve ekranda yaşanmıyor. Zamanı ve mekânı yerinde yaşadığımız otantik deneyimlere ihtiyacımız var. Ama bunun için de öncelikle doğru bir bakış açısı gerekiyor.

      Yorum Yazın